Şerifi Kim Vurdu?: Rock Müzik ve İngiltere’deki Irkçı Ayrılık (1)

Hitler sempatizanı İngiliz bir nasyonalist ve 1967de kurulan Ulusal Cephe’nin ilk üyelerinden biri olan Eddy Morrison anılarında örgüte üye olduğu ilk yıldan 1976 yılına kadar geçen süreyi bir mücadele olarak anıyor. Bu mücadeleyi hem örgütün kendi içerisinde – nitekim pek çok değişik sebeplerden ötürü 77’de Ulusal Cephe adı altında tekrar birleşene dek nasyonalistler farklı örgütler kurarak var olmaya çalışıyorlar – hem de ‘Kızıllara’ karşı verilen bir mücadele olarak algılamak mümkün. Her ne kadar sosyalistler o dönemler daha örgütlü ve bilinçli gözükseler de nasyonalistler de öz ellikle Leeds şehri başta olmak üzere Yorkshire bölgesi genelinde bir üstünlük elde etmeyi başarıyorlar.

Nasyonalist hareketin en önemli isimlerinden biri olan Martin Webster da 70lerin başında örgütlerine ulus çapında bir tanıtım getiren organizasyonlardan birine imza atıyor – ki bu hareket Beyaz Üstünlükçüler ile rock müziği karşı karşıya getiren ilk olay olarak da İngiltere tarihinde yer alıyor. Ulusal Cephe üyesi elemanlar John Lennon’ın oynadığı pasifist film “How I Won the War” filminin galasını gaz bombaları ile basarak örgüt yanlısı sloganlar atıyorlar ve filmin gösterilmesine izin vermiyorlar.

İngiltere’de Aryan ırkına mensup olanlar (ya da öyle olduklarını sananlar) ile farklı kültürlerden gelen ya da daha kozmopolit bir İngiltere isteyen insanların içine girdikleri bu güç savaşı Eric Clapton’ın 1976 yılında Birmingham’da verdiği konser ile daha müzikal bir yöne kanalize oluyor. Clapton bu konserinde kendisini izlemeye gelen kalabalığa İngiltere’nin çok fazla “kalabalıklaştığını” söylüyor ve yabancıları “wog” olarak tanımlayarak (argo dilinde Ortadoğulu anlamına geliyor bu, bir nevi “w-word”.) onlardan kurtulmak gerektiğini belirtiyor. Yaptığı bu nefret konuşmasının üzerine de Ulusal cephenin bir sloganı olan “Keep Britain White” tümcesini bağırarak tekrarlıyor.

Hâlbuki bizler, her ne kadar rock müziğin sol eğilimli bir tür olduğu gerçeğini kabul etsek de, sağ görüşlü (Tory veya Republican) sanatçılara da aşinayız. Belki de Ted Nugent bu insanların arasında en ekstremist olanlarından – nitekim kendisi Irak Savaşı’nın sonunun Nagasaki’ye benzemiş olmamasını eleştiren bir insan. Bunun dışında Elvis’in Nixon ile olan yakınlığı ve hatta yaptığı gizli görüşme de malumunuz. İngiltere özelinde ise mevzu Clapton ile sınırlı değil; David Bowie de yaptığı muhafazakârlık (hatta faşist dikta) yanlısı açıklamalar ile bir dönem gündeme gelmişti. Gerçi kendisi sonra verdiği bu demeçlerden ötürü özür dilemiş ve kullandığı maddelerin etkenliği yüzünden olduğunu belirtmişti ancak, onun aksine Clapton hiçbir zaman Birmingham konserinde yaşananlardan ötürü özür dilememiş aksine Enoch Powell için verdiği desteğin de arkasında durmuştur.

Her etki gibi Clapton’ın söyledikleri de bir tepki doğurur ve Red Saunders arkadaşı Roger Huddle ile birlikte NME dergisine şu satırları içeren bir mektup yollar. Orijinaline sadık kalma kaygısı ile İngilizce bilmeyenleri tenzih ederim:

“When we read about Eric Clapton’s Birmingham concert when he urged support for Enoch Powell, we nearly puked. Come on Eric… Own up. Half your music is black. You’re rock music’s biggest colonist… We want to organise a rank and file movement against the racist poison music… P.S. Who shot the Sheriff Eric? It sure as hell wasn’t you!”

(Eric Clapton’ın Birmingham konserinde Enoch Powell’a destek verdiğini belirten konuşmasını okuduğumuzda neredeyse kusacaktık. Yapma Eric, kendine gel. Senin müziğinin yarısı siyah. Sen rock müziğin en büyük sömürgecisisin. Bizler müziği saran bu ırkçı zehre karşı bir hareket düzenlemek isteğindeyiz. P.S. Şerifi kim vurdu Eric? Eminim ki sen değildin!”)

Jimi Hendrix’in en yakın arkadaşlarından ve en büyük hiti bir siyahiye ait olan biri için Eric Clapton’ın Powell’a verdiği destek gerçekten düşündürücü ve kaygı verici. Belki o zamanın dinamikleri düşündüğünde Clapton’ın argümanları belli bir mantık düzlemine oturtulabilir ancak yine de söylediklerinin insancıl bir yanı olmadığı gerçek. Nitekim onun Birmingham konserindeki bu çıkışı İngiliz müzik tarihinin en önemli organizasyonlarından biri olan “Rock Against Racism” (RAR) festivallerinin oluşmasına sebep olacaktı. NME dergisinde yayınlanan bu mektuplarının ardından Huddle ve Saunders yüzlerce destek mesajı alırlar ve bu sayede ilk Rock Against Racism festivali 1978 yılının Nisan ayında düzenlenir. RAR ve Anti-Nazi League örgütlerinin İngiltere’de artmaya başlayan ırkçı yanlısı saldırıları protesto etmek için düzenlediği bu festivale yüz binlerce insan katılır ve festivalde The Clash, Steel Pulse, The Ruts, Buzzcocks, Generation X, Sham 69 ve Tom Robinson Band gibi gruplar yer alır. Londra’da düzenlenen bu konserin ardından festivalin ikinci ayağı bu sefer aynı yılın Eylül ayında Manchester’da düzenlenir; bu gösteride de tekrar sahnede yer alan Buzzcocks’ın yanında bu sefer Graham Parker and the Rumour ve Misty in Roots grupları vardır.

Etki-tepki demiştik. Mevzumuz bahsinde bu olay artık bir “snowball effect”  yaratmış ve kartopunun da merkezine taraflar rock müziği koymuşlardır. Esasında rock müzik burada genel bir tabir olur, o yüzden “punk rock” desek daha uygun olacak. Nitekim 1976 yılında yavaş yavaş kıvılcım vermeye ve yerini NWOBHM’e bırakana kadar yaklaşık 4 yıl Ada’yı kasıp kavuracak bu akım hem sağ hem de sol ideolojilerin manipülasyon oyuncağı haline gelmiştir. “Rock Against Racism”, pek çok değerin yanında, punk müziği “ses”i haline getirerek gençleri kendi davalarına yönlendirmeyi de amaçlamaktaydı. Morrison yine anılarında “Kızılların bu müzik sayesinde çok fazla insanı kendilerine çekmeye başladığını” ve “bunun böyle süremeyeceğini” belirtiyor.

Gerçekten de, Morrison’ın kendi çabaları sayesinde dazlak grupları  da punk müziği kendi emelleri doğrultusunda kullanmaya başlarlar. Ulusal cephenin, yine Morrison önderliğinde, yarattığı fanzin özellikle Leeds’de büyük yankı uyandırır ve cephe üyeleri diğer punk müzik dinleyenleri kendi saflarına dâhil etmeye başlarlar. Özellikle o dönem Leeds şehrindeki punk sahnesini büyük ölçüde ayakta tutan güç nasyonalistlere aittir. Cephe içinde yayılan bu akım çeşitli magazinlerin, hatta ve hatta “the Ventz” ve “the Dentists” adında iki punk rock grubunun ortaya çıkması ile sonuçlanır. Nihayetinde bu iki grup da “Rock Against Racism”e karşıt oluşturulan “Rock Against Communism” festivallerinde yer alacaklardır.

İngiltere’deki sağ ve sol görüşlü insanların 76’ya kadar verdikleri sokak kavgaları bu tarihten sonra da devam etmiştir fakat bu tarih savaşta yeni cephelerin açıldığı bir tarihtir ve müzik sahnesi de bunlardan bir tanesidir ve Leeds şehri de bu müzikal tansiyonun tam göbeğinde bulunmaktadır. Güçlerini rakiplerine kıyasla yitirmekte olan Kızıllar da punk arenasına kendi grupları olan “The Mekons”u çıkarmaya karar verirler ancak kalıcı olmayacaklardır. Onları bitiren olay ise John Peel’in – ki müzikle içli dışlı olan insanların mutlaka duyduğu bir isimdir bu efsanevi BBC Dj’i- BBC2 televizyonu için yaptığı “The Old Grey Whistle Test” programı için bir gün Leeds’in meşhur “F Club”ına gelmesi ile vuku bulacaktı. O gece için sahneye ilk çıkacak olan grup the Mekons idi ve açılış şarkılarını da “The National Front is a F***ing Nazi Front” olarak belirlemişlerdi. Elbette bu dinleyici kitlesinin %80’ini Ulusal Cephecilerin ve dazlakların oluşturduğu bir ortamda pek de akıllıca bir tercih sayılmazdı. Sahneye yağan bira şişelerini dinleyiciler takip etti ve ancak sahneye NF yanlısı bir grup çıkana kadar olay yaratmaya devam ettiler. Hem Kızıllar hem de medya olay yerini terk etmişti, bu nasyonalistlerin bir zaferi sayılırdı.

Yazının ikinci bölümünde her iki tarafın günümüzdeki uzantıları olan “Love Music Hate Racism” ve “Blood and Honour” oluşumlarına değineceğim. Esen kalın.

Salute.

Şerifi Kim Vurdu?: Rock Müzik ve İngiltere’deki Irkçı Ayrılık (1)” için bir yorum

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: