MC5: Mao’dan Büyük Olmak

“Throw down the sword, the fight is done and over

Neither lost, neither won…”

 

Wishbone Ash’in 1972 yılına ait olan başyapıtı “Argus”u kapatan parça olan “Throw Down the Sword”dan yapılan bu alıntı, grup üyelerinin niyeti o yönde olmasa da, bir anlamda 65 yılında tohumları ekilmeye başlanmış devrim hareketinin özetini oluşturuyordu. Ve 31 Aralık 1972 gecesi, MC5 efsanesinin yazılmaya başlandığı Detroit’in Grande Ballroom’unda Wayne Kramer, bağımlısı olduğu uyuşturucuyu sağlamak adına henüz konseri tamamlamadan 250 kişilik seyirci topluluğunun bakışları arasında sahneden inince, sembolik olarak hem MC5’ın hem de karşıt-kültür hareketinin de sonunu ilan edecekti. Yine de bu kaybedilmiş bir savaş değildi, çünkü;  en kristalize olmuş hali Amerikan ordusunun Vietnam’i işgalinde görülebilen bu ikiyüzlülük ve aldatmaca üzerine kurulu militan-endüstriyel-kapitalist sistemi yıkamamış olsa bile derinden bir güzel sallamıştı 60’lar kuşağı. Her ne kadar dönemin tarihsel değerlendirmelerinde “idealizm ve realizm” dikotomisinde terazinin kefesi ikincisinden yana ağır basacak olsa da, retoriği küresel bir vücut bulmuş bu hareketin bıraktığı miras hem günümüze hem de gelecekte olan bitenlere ışık tutabilecek kadar aydınlıktır. Dünyanın farklı yerlerinde, farklı renklerde insanların hegemonik yapıya açtığı farklı cephelerin buluştuğu ve “başarısız” görünen bu devrimin bize bıraktığı en büyük yadigar şüphesiz rock müziktir.

Esasında ülkemizdeki Marxist/Leninist, Mao’cu ve Troçkist fraksiyonlarda rock müzik büyük ölçüde burjuva ve kültürel olarak çürümüş kapitalist Amerika’nın bir pazarlama ürünü olarak görülmüş olsa da, rock müzik bir dönem, özellikle Atlantik ötesi Amerika’da, “establishment” karşıtı yapılan gösterilerin ortak teması olmuştur. Yine de sol çevrelere de hakkını vermek lazım (ki burada bir parantez açıp rock müziğe karşı olan bu kültürel tavrın sadece ülkemiz ile sınırlı olmadığını, Beatles’ın ilk çıktığı dönemlerde İngiliz Daily Worker gazetesinden küçük düşürücü ithamlara maruz kaldığını belirtmekte de fayda var), neticede rock müziğin önde gelen fikirleri bile, ortodoks Marxist anlayışından farklı olarak gelişen ve daha ziyade orta-sınıf burjuva kesimin bayraktarlığını yaptığı, bu devrim hareketine gereken ruhani desteği sağlamaktan çoğu zaman çekilmişlerdir. Bir kaç örnek vermek gerekirse, bunların başında 1963 yılında yaptığı “The Times They Are A-Changin'” ile birlikte kitlelerin devrim savaşında bir komutan edası ile baktığı Bob Dylan’ın kendisini her daim üzerine yapıştırılan bu vazifeden soyutlamaya çalıştığını görürüz. Hatta öyle ki, “comradelar” tarafından savaş ve devrim üzerine daha çok konuşması beklenirken kendisi Cumhuriyetçilerin adayına bile oy verebileceğini söylemiştir. Benzer örnekler, belki bu kadar ileriye gitmemiş olsalar da, Lennon ve Jagger için de söylenebilir. Neredeyse söz birliği etmişçesine arka arkaya çıkan “Revolution” ve “Street Fighting Man” singlelarının ilkinde Lennon devrimin evrilmeye başlayan militan retorikten sıyrılmasını öğütlerken, Jagger belki bu güne dek yazdığı en politik parça olan “Street Fighting Man”, “fakir bir insan bir rock and roll grubunda söylemekten başka ne yapabilir? Çünkü bezgin Londra şehri bir şehir dövüşçüsü için uygun yer değil” demiş ve bir kaç gün öncesine kadar kendisinin de bir parçası olduğu Londra’nın Grosvenor meydanında yapılan protestolardan kendisini manevi olarak nasıl soyutladığını göstermiştir.

Rock ve folk müziğin 60’lar sonundaki önemli figürleri ile Black Panther Party, White Panther Party ve hatta Yippie hareketi ile gittikçe militan bir söylem kazanan karşıt-kültür devriminin arasında açılmaya başlayan uçurumu belki de en iyi betimleyen iki örnek 68 yılında Chicago’da yapılan “Festival of Life” ve 69’un kültürel simgesi ve yarı-efsanevi Hoffman-Townshend karmaşası sebebiyle Woodstock Festivalidir. Yippie hareketinin öncülerinden Jerry Rubin ve Abbie Hoffman’ın öncülüğünü yaptığı ve Lyndon Johnson’dan boşalacak olan koltuğu doldurma amacıyla yapılacak olan 1968 Democratic National Convention’ı protesto amacı güden bu “Yaşam Festivali”ne, davet edilmelerine rağmen, Jefferson Airplane, Jimi Hendrix, Country Joe & the Fish ve pek çok rock grubu katılmamayı tercih etmiştir. Atlı polisler, Wayne Kramer’ın tabiri ile “copları ve insanların kafası ile polo oynarlarken”, orada nazır bulunan bir tek grup vardır: MC5.

Bu uzun açıklamayı yapmam gerekti, zira MC5’in müzikal hareketini o günün havasını solumadan anlamak mümkün değildir. Stooges dahil, dönemin pek çok Detroit, Michiganlı grupları gibi MC5 da kaçınılmaz olarak kendini şehrin alevleri ile sarmalanmış bir rock and roll misyonunda bulacaktır. Halbuki grubun böyle bir niyeti bile yoktur, bassist Michael Davis’in de sonradan itiraf edeceği gibi grubun John Sinclair ve onun White Panther oluşumu ile kurduğu yakınlık bir anlamda sonlarını da hazırlamış olacaktı. Zira Sinclair, tüm niyeti Beatles’dan daha büyük olmaya çalışan bu gruba “Mao’dan büyük olmayı” vaadedecektir. Fakat daha bütün bunlar olmadan çok önce, 1965 yılında, Wayne Üniversitesinden ortaya çıkmış bu topluluk – davulcu Dennis Thompson’ın  eksikliği ile- Rolling Stones coverları yapan ve ilk bestelerinden “Black to Comm”a imza atmış tipik bir üniversite grubudur. Okulu bitirdikten sonra aynı üniversiteye katılan Thompson ve yine Wayne Üniversitesinde yüksek lisans eğitimine devam etmekte olan beatnik gurusu John Sinclair ile birlikte MC5 ve onun temsil ettiği ruh da yavaş yavaş ortaya çıkmaya başlayacaktır.

MC5 Mao'dan Büyük Olmak

John Sinclair henüz, bırakın rock müziğin kültürel devrimin getireceğine olan inancını kazanmış olmasını, rock müziğe bile sıcak bakmayan bir yeraltı aktivisti olarak yazı yazarken MC5 elemanları ile ilk münasebetini gerçekleştirir. O dönemler Detroit’in müzisyenleri, şairleri ve bilimum aktivistlerine çalışmaları için yataklık eden ve Sinclair tarafından kurulmuş olan “Artists Workshop”, kapılarını bu defa Wayne Kramer’ın ricası üzerine açar ve böylece Sinclair ile MC5’ın ilişkileri daha düzenli ve sıklıkla ilerlemeye başlar. Aynı yılın Eylül ayında ise bir radyo sunucusu olan ve o döneme dek San Fransisco’da yaşamış olan Russ Gibb’in Batı’da deneyimlediği Fillmore oluşumunun bir benzerini Detroit’te açmaya teşebbüs etmesi ile birlikte ilerleyen dönemlerde Michigan soundunu şekillendirecek olan “Grande Ballroom” ortaya çıkacaktır. Bu yeni mekan, sadece 2 yıl sonra, MC5’ın kültürel manifestosu olan “Kick Out the Jams” albümünün kaydedildiği yer olacaktır aynı zamanda.

John Sinclair’in Donovan’ın “The Fat Angel” isimli parçasından esinlenerek adını (Trans-Love Energies Unlimited) ve sloganını (“Get you there on time”) belirlediği yeni bir komün-bazlı oluşum ile grubun menejerliğini üstlenecek, bu sayede sadece grubun konser organizasyonlarını düzenlemek ile kalmayacak fakat aynı zamanda grubun ideolojik görüşünü de kendi dilediği gibi şekillendirebilecekti. Detroit’in içerdiği politik muhteviyat ile birlikte Chicago ile birlikte devrimin önde gelen merkezlerinden biri olması, Dr. Martin Luther King suikastinin ardından şehirde yaşanan yıkıcı eylemler ve içerdiği otomobil endüstrisinin de etkileşimi ile Motor City Beşlisinin oluşturduğu saf, garage-rock soundu, ana hatları 1968 yılında John Sinclair tarafından kurulan White Panther Party’nin radikal politik görüşleri için bulunmaz bir örtüşmeydi. Mick Cusimano’nun Lollipop dergisi için yazdığı makalesinde de belirteceği üzere grup, Ramblin’ Rose parçasını sanki hayatları buna bağlıymış gibi çalıyordu. Şüphe yoktu, bu adamlar ortaya bir rock and roll showu kurmaktan öte, “bir görevdeydiler”. Ortaya koydukları gösteriler ile Elektra plak şirketinin de dikkatini çeken grup, enerjilerinin stüdyodan çok canlı performans ortamında yakalanacağına inanan şirket tarafından, 30-31 Ekim 1968 yılında sahneye çıkar ve Brother J.C. Crawford’un biraz yavan, pek çok Malcolm X ve Eldridge Cleaver manifestolarını andıran konuşması ile hem müzik dünyasına, hem de kültürel devrime resmi bir giriş yapar.

Grubun John Sinclair ile olan birlikteliği meyvelerini vermeye başlamıştır, gitarist Wayne Kramer’ın da belirttiği üzere artık şöhret onlara çok yakındır, ancak çok geçmeden sorunlar da başgösterir. Öncelikle “Kick Out the Jams” albümünün dağıtımını üstlenecek olan Hudson’s isimli firma, albümün adını taşıyan parçada, Rob Tyner’ın imzası haline gelmiş olan, “motherfucker” sözcüğünden rahatsızlık duyup dağıtımı yapmayı reddeder. Bunun üzerine grup “FUCK HUDSON’S” isimli kampanyaları dahilinde pek çok underground gazeteye bağlı olduğu Elektra şirketinin de simgesini kullanarak reklam verir. Duruma iyice sinirlenen Hudson’s bu sefer sadece Kick Out the Jams ile sınırlı kalmayıp tüm Elektra imzalı plakları dağıtımdan kaldıracağını belirtir. Grubun radikal tavrından bıkmış olan (silahlarla poz vermeler, Rob Tyner’ın her performansında sahneden bir kızı çıkartıp sahne ortasında sevişmesi, vs.) Elektra’nın sabrını bu son reklam hamlesi taşırır ve grup MC5 ile olan anlaşmasını fesheder. Anlaşmanın bozulduğunu öğrenen Atlantic Records hemen devreye girer ve  grup ile anlaşma imzalar. Yeni çıkacak olan albümün (Back in the USA) prodüktörlük görevini ise rock kritiği ve menejer Jon Landau üstlenir.

Tüm bu gelişmeler yaşanırken grubun bütün kariyerini derinden sarsacak bir gelişme daha yaşanmaktadır. Daha önceden de marijuana bulundurmak gibi suçlardan hapis yatmış olan Sinclair, aynı suçlamalardan ötürü tekrardan mahkemeye çıkarılmış ve 9.5 ila 10 yıl arası hapis istemi ile tutuklanmıştır. Akıl ve ruhani hocasını kaybetmiş olan grup paralel olarak sözlerindeki radikalliği de müziklerindeki sertlik ile birlikte kaybetmeye başlamıştır. Stüdyo ortamına ve onun getirisi olan düzenli çalışmaya da ayak uyduramamış gruptan son albümleri ile birlikte kopmalar yaşanmış, eroin kullandığı gerekçesi ile Michael Davis’i bünyesinden atan grubun, son iki albümünün bir ticari başarı kazanamaması sebebiyle, Atlantic Records ile olan bağları da kopma noktasına gelmiştir. Amerika’da dibe vuran grup şansını Avrupa’da denemeye karar verir ancak yapılan bir kaç sefer de başarısız olur. Son kez avrupada bir turne ayarlayan grup, henüz bu turneye çıkmadan önce Dennis Thomspon ve Rob Tyner’ın da Avrupaya tekrar gitmeyi reddetmeleri ile birlikte, turneye orjinal gruptan sadece iki kişi (Wayne Kramer ve Fred ‘Sonic’ Smith) ile çıkar. Şarkı sözlerini tamamiyle bilmeyen Kramer, hiçbir MC5 şarkısını bilmeyen davulcu ile skandal bir Finlandiya konserine imza atan grubun geriye kalan turneleri de organizatörler tarafından iptal edilir, ve MC5 tekrar Amerika’ya dönmek zorunda kalır.

Tüm bu devrim ve MC5 hikayesinin acıklı bir hal almaya başlamış olması yetmezmiş gibi, grup son bir konser için tekrar bir araya gelir. Ancak onları bir araya getiren sebep devrimin kültürel kanadını üstlenmiş olan bir grubu onurlandırmak değil, ödenecek miktar olan 500$’a grup üyelerinin fazlasıyla ihtiyacı olmasıdır. Bir zamanlar konserlerinde 3000 kişinin ayaklarını yere vurup çığlık attığı Grande Ballroom’u bu sefer sadece 250 kişi doldurmuştur. Yazının başında anlattığımız gibi, bu konser de acıklı sona acıklı bir nokta koyar.

Fakat, dediğimiz gibi, MC5’ın bu kısa serüveni asla kaybetmeye mahkum olan insanların hikayesi değildir. Aksine, MC5’ın bıraktığı miras ileride punk grupları tarafından İngiltere’de, günümüzde ise The Hellacopters gibi garage rock revival adına işler yapmaya çalışan gruplar tarafından seslendirilmeye devam etmiştir/edecektir. MC5 başarısız bir devrimin hikayesi değildir, devrimin ta kendisidir. Grup, bir bakıma kendini John Sinclair’in militan tavrından soyutlayarak, değişmekte olan sol söylemine de sembolik bir katkıda bulunmuştur. 72 yılında kariyerini noktalayan grubun ardından 73 yılı ile birlikte pek çok büyük grup piyasada onların yerini almıştır: Kiss, Aerosmith, Lynyrd Skynyrd, Montrose, New York Dolls… Bu grupların hepsi rock tarihinde büyük bir yere sahip olsa da, hiçbirinin mirası MC5’ın bize bıraktığından daha çok konuşulmayacaktır.

Öyleyse bir kez daha… “Kick out the jams, motherfucker!”

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: